WTHA

Bültenimize abone olun, Gündemden haberdar olun!

Abone olduğunuzda WorldTürk'ün Kullanıcı Sözleşmesini kabul etmiş olursunuz.
CANLI YAYIN

Ortadoğu’da Bitmeyen Arayış: Güvenlik mi, Güvensizlik mi?

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya yeni bir düzene uyanırken, Ortadoğu bir kez daha büyük güçlerin hesaplaşma sahnesi haline geldi. Savaştan yorgun çıkan Avrupa’nın eski aktörleri ile küresel liderliğe yükselen Amerika Birleşik Devletleri arasında, bölgenin nasıl korunacağı sorusu giderek daha karmaşık bir hâl aldı. Kâğıt üzerinde hazırlanan savunma projeleri, sahada karşılığını bulmakta zorlandı. Bunun nedeni ise yalnızca Sovyet tehdidi değil, bölgenin kendi iç dinamikleriydi.

İngiltere’nin öncülüğünde ortaya atılan “Ortadoğu Komutanlığı” ve “Ortadoğu Savunma Organizasyonu” gibi projeler, teoride güçlü görünüyordu. Ama pratiğe gelince, bu planlar daha en başından ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyaydı. Arap-İsrail çatışması, Arap ülkeleri arasındaki çekişmeler ve Batı’ya yönelik güvensizlik, bu girişimlerin önündeki en büyük engellerdi. Dahası, Amerika’nın başlangıçta bu tür yapılara mesafeli durması, İngiltere’nin yalnız kalmasına neden oldu.

İşte bu noktada Türkiye’nin rolü dikkat çekici bir şekilde öne çıkıyor. Soğuk Savaş’ın erken yıllarında kendisini doğrudan Sovyet tehdidi altında hisseden Türkiye, güvenliğini sağlamak için Batı sistemine entegre olmayı temel strateji olarak benimsedi. Ankara’nın önceliği açıktı: NATO üyeliği. Çünkü Türkiye açısından mesele sadece bölgesel bir savunma değil, küresel bir güvenlik şemsiyesi altına girebilmekti.

WorldTurk Reklam Alanı

Ancak bu talep, Batılı müttefikler arasında tam bir uzlaşıyla karşılanmadı. İngiltere, Türkiye’nin NATO’ya girmesi yerine Ortadoğu merkezli bir savunma yapısına dahil olmasını tercih ediyordu. Bunun ardında, Türkiye’nin askeri kapasitesini ve stratejik konumunu kendi bölgesel planları için kullanma arzusu yatıyordu. Amerika ise daha temkinli bir çizgideydi; doğrudan güvenlik garantileri vermekten kaçınıyor, çözümleri mümkün olduğunca NATO çatısı altında üretmek istiyordu.

Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndermesi, bu denklemde bir kırılma noktası oldu. Ankara, bu fedakârlığın NATO üyeliğini kolaylaştıracağını düşündü. Nitekim bu hamle, Batı nezdinde Türkiye’nin kararlılığını ve güvenilirliğini göstermişti. Ancak buna rağmen süreç sancılı ilerledi; Türkiye ve Yunanistan’ın üyeliği ilk etapta reddedildi, yalnızca sınırlı bir iş birliği statüsü verildi.

Amerika Sovyetlere karşı savunma hattının “Dış Çember” yani Türkiye ve İran olduğunu söylemekle birlikte olası bir Sovyet saldırısında Türkiye’de Toroslara ve İran’da da Zagros dağlarına kadar geri çekilmeyi öngörmüştür ki bu da bu iki ülkenin en az 2/3’ünün Sovyetler tarafından işgali demekti. Yani NATO Türkiye’yi kâğıt üzerinde savunuyor görünüyordu. İngiltere’nin tutumu ise daha kötüydü. Türkiye ve İran’ı değil “İç çember”i yani Mısır’ı (Süveyş Kanal Üssü’nü) savunma isteğinde idi. Türkiye’nin bölgede tek güçlü devlet olduğunu ve bölgeyi Türkiye’nin savunması gerektiğini düşünüyordu.

Bu gelişmeler, aslında Batı’nın kendi içinde de tam bir stratejik birlik sağlayamadığını gösteriyordu. İngiltere, Ortadoğu’da eski imparatorluk refleksleriyle hareket ederken; Amerika, daha küresel ama aynı zamanda daha ihtiyatlı bir yaklaşım sergiliyordu. İki müttefik arasında Türkiye’nin rolü konusunda bile ciddi görüş ayrılıkları vardı: İngiltere onu Ortadoğu’nun bir parçası olarak görürken, Amerika Akdeniz ve Avrupa güvenlik sisteminin önemli bir bileşeni olarak değerlendiriyordu.

Ortadoğu ülkelerinin tavrı ise belki de en belirleyici unsurdu. Özellikle Mısır’ın sert tutumu, Batı’nın bölgeye dair planlarını çıkmaza soktu. Kahire yönetimi, İngiliz askeri varlığı sürdükçe hiçbir savunma paktına katılmayacağını açıkça ilan etti. Mısırlı liderlerin şu yaklaşımı, dönemin ruhunu özetler nitelikteydi: “Bağımsızlık olmadan güvenlik olmaz.” Bu basit ama güçlü mesaj, Batı’nın bölgesel projelerini temelden sarsıyordu.

Amerikan Dışişleri Bakanı Dulles’ın 1953’te yaptığı Ortadoğu gezisi, bu gerçekliği açık biçimde ortaya koydu. Bölge ülkeleri için öncelik Sovyet tehdidi değil, hâlâ hissedilen sömürgecilik baskısıydı. Batı’nın güvenlik söylemi, yerel halklar nezdinde inandırıcılıktan uzaktı. Çünkü insanlar, yakınlarında duran askeri üsleri ve işgal güçlerini görmezden gelerek uzak bir tehdide odaklanmayı kabul etmiyordu.

Sonuçta Ortadoğu Komutanlığı da Ortadoğu Savunma Organizasyonu da kağıt üzerinde kaldı. Büyük güçlerin planları, bölgenin sosyo-politik gerçekleriyle uyum sağlayamadı. Türkiye ise bu süreçte kendi stratejik yönünü netleştirdi: Bölgesel belirsizlikler yerine, kurumsallaşmış bir güvenlik sistemi içinde yer almak.

Bugünden bakıldığında, o yıllarda yaşanan tartışmaların hâlâ güncelliğini koruduğunu görmek zor değil. Ortadoğu’da dış müdahaleler, bölgesel rekabetler ve güvenlik arayışları devam ediyor. Fakat belki de en önemli ders şu: Bölgesel güvenlik, dışarıdan dayatılan projelerle değil, ancak bölgenin kendi gerçekleri ve aktörleriyle uyumlu çözümlerle sağlanabilir.

Kısacası, Ortadoğu’da güvenlik arayışı çoğu zaman güvensizlik üretmiştir. Ve tarih bize, bu çelişkinin hâlâ çözülebilmiş olmadığını gösteriyor.

Bu Haberi Paylaş:
Add a comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bültenimize abone olun, Gündemden haberdar olun!

Abone olduğunuzda WorldTürk'ün Kullanıcı Sözleşmesini kabul etmiş olursunuz.
WorldTurk Reklam Alanı