1922–1923 Lozan Konferansı’nda Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı olarak İngiliz heyetine başkanlık etmiş ve konferansın fiilî yönlendiricisi konumunda olmuştur.
Curzon, İtilaf Devletleri adına konferansın başlıca sözcüsüydü ve özellikle İngiltere’nin çıkarlarını savundu. Konferansta karşısındaki en önemli isim Türk heyeti başkanı İsmet Paşa (İnönü) idi. İki diplomat arasında sık sık sert müzakereler yaşandı. Curzon, Boğazlar rejimi, kapitülasyonlar, Osmanlı borçları, azınlıklar ve özellikle Musul meselesi üzerinde İngiliz tezlerini kabul ettirmeye çalıştı. Musul konusunda uzlaşma sağlanamadığı için konu Lozan Antlaşması’nda kesin olarak çözülemedi ve daha sonra Türkiye ile İngiltere arasındaki görüşmelere bırakıldı.

Türkiye’de Lord Curzon genellikle, İngiliz emperyal çıkarlarını savunan, Türkiye’nin taleplerine karşı sert tutum alan, İsmet Paşa’nın en önemli müzakere rakibi olarak görülen bir devlet adamı şeklinde değerlendirilir. Bununla birlikte Curzon, Türk Millî Mücadelesi’nin yarattığı yeni güç dengesini kabul etmek zorunda kalmış ve sonuçta Sevr Antlaşması’nın yerine geçen Lozan Antlaşması’nın imzalanmasında önemli rol oynamıştır.
Türkiye’de sıkça aktarılan şu ifade Curzon’a atfedilir: “Bugün reddettiğiniz her şeyi cebime koyuyorum; yarın para sıkıntısına düştüğünüzde bunları önünüze getireceğiz.”
Ancak tarihçiler arasında bu sözün Lozan tutanaklarında veya güvenilir diplomatik belgelerde açık şekilde yer aldığına dair kesin kanıt bulunmadığı belirtilmektedir. Bu nedenle sözün tarihî doğruluğu tartışmalıdır.
Lozan’da Lord Curzon ile İsmet Paşa arasındaki mücadele, aslında Britanya İmparatorluğu’nun çıkarları ile yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlık hedefinin mücadelesi olarak görülür. Lozan’ın şekillenmesinde en etkili iki isimden biri İsmet İnönü ise diğeri Lord Curzon’dur.
Lord Curzon’u sadece “İngiliz temsilcisi” olarak görmek eksik olur. Lozan Konferansı’nın gündemini şekillendiren ve müzakerelerin çerçevesini belirleyen başlıca isimlerden biriydi. Konferansın koordinatörü olarak oturumları yönetti ve birçok konuda arabuluculuk yaptı.
Curzon, Sevr Antlaşması’nın uygulanamaz hale geldiğini kabul etmekle birlikte, İngiltere’nin temel çıkarlarını koruyacak yeni bir düzen kurmaya çalıştı. Bu nedenle Lozan görüşmelerinde: Boğazlar rejimi, Osmanlı borçları, Azınlık hakları, Yabancıların hukuki statüsü, Musul meselesi gibi konuların müzakere çerçevesini belirleyen isimlerden biri oldu.
İngiltere’nin temel amacı, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının uluslararası deniz trafiğine açık kalmasıydı. Curzon, Karadeniz’e çıkışın güvence altına alınmasını ve boğazların askerî bakımdan sınırlanmasını savundu. Sonuçta Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde Türkiye egemenliği kabul edilirken, boğazlarda uluslararası bir rejim oluşturuldu.
Şubat 1923’te görüşmeler bir süre kesildi. Ancak Curzon dahil tüm taraflar yeni bir savaş istemiyordu. Bu yüzden daha sonra yeniden başlayan görüşmeler sonucunda Temmuz 1923’te antlaşma imzalandı.
Lozan’ın özünde “tam bağımsızlık isteyen Türkiye” ile “çıkarlarını korumak isteyen Britanya” arasındaki pazarlık vardı.
İsmet Paşa’nın görüşü,Kapitülasyonlar tamamen kaldırılmalıydı. Türkiye’nin hukuk sistemi üzerinde hiçbir yabancı ayrıcalık bulunmamalıydı. Curzon’un görüşü,Yabancıların ekonomik ve hukuki güvencelerinin korunmasını istiyordu. Özellikle Avrupa sermayesinin çıkarlarını savunuyordu. Sonuçta Türkiye kapitülasyonların kaldırılmasını kabul ettirdi.
Curzon,Osmanlı Devleti’nin dış borçlarının düzenli biçimde ödenmesini savundu. İsmet Paşa,Borçların Osmanlı’dan ayrılan devletler arasında paylaşılmasını istedi. Lozan’da bir uzlaşma sağlandı ve borçlar bölüştürüldü.
Curzon,Azınlıkların uluslararası güvenceler altına alınmasını savundu. İsmet Paşa,Azınlık meselesinin Türkiye’nin iç işi olduğunu ve egemenliği zedelememesi gerektiğini ileri sürdü. Sonuçta Lozan’da azınlıklarla ilgili hükümler yer aldı ancak Türkiye’nin egemenlik vurgusu da korundu.
Curzon, Boğazların uluslararası denetime açık bir rejimle yönetilmesini istiyordu. İsmet Paşa,Türkiye’nin egemenliğinin mümkün olduğunca korunmasını hedefliyordu. Uzlaşma sonucu ortaya çıkan sistem Türkiye’nin tam kontrolüne ancak 1936 Montrö Sözleşmesi ile dönüşecekti.
Musul, Curzon ile İsmet Paşa arasındaki en sert anlaşmazlıktı. Musul konusunda Curzon son derece kararlıydı ve geri adım atmadı. Musul neden önemliydi?
1920’lerde Musul’un önemi üç nedene dayanıyordu: Petrol rezervleri, Irak’ın ekonomik sürdürülebilirliği, İngiltere’nin Orta Doğu stratejisi. Musul, İngiliz mandası altındaki Irak’ın kuzeyinde bulunuyordu ve İngiltere bölgenin Irak’a bağlı kalmasını istiyordu.
İsmet Paşa ve Ankara Hükûmeti şunları savunuyordu; Musul tarihsel olarak Osmanlı vilayetiydi. Nüfusun önemli kısmı Türk, Kürt ve diğer Müslüman topluluklardan oluşuyordu. Misak-ı Millî sınırları içinde yer alıyordu. Bu nedenle Musul’un Türkiye’ye bırakılması gerektiği ileri sürülüyordu.
Curzon ise Musul’un yeni Irak devletinin parçası olduğunu, Irak’ın Musul olmadan yaşayamayacağını, Bölgenin Türkiye’ye verilmesinin İngiliz çıkarlarını zayıflatacağını savunuyordu. Bu konuda taviz vermedi.
Lozan’da taraflar birbirlerine yaklaşamadılar. Curzon, Musul Irak’a ait olmalıdır. İsmet Paşa, Musul Türkiye’nin doğal hakkıdır şeklindeki pozisyonlarını korudular. Bu nedenle konu Lozan’da sonuçlandırılamadı ve Türkiye ile İngiltere arasında daha sonra görüşülmek üzere ertelendi.
Lozan Antlaşması’nın ardından anlaşmazlık Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Milletler Cemiyeti’nin kararı ve sonrasındaki gelişmeler sonucunda 1926 Ankara Antlaşması ile Musul Irak’ta kaldı. İngiltere böylece Curzon’un Lozan’da savunduğu temel hedefe büyük ölçüde ulaşmış oldu.
Tarihçilerin önemli bir kısmına göre Curzon, Lozan’da “galip devletin temsilcisi” gibi davranmak isterken, İsmet Paşa “eşit egemen devlet” anlayışını savunuyordu. Lozan’ın ilginç yanı, Curzon’un Boğazlar ve Musul gibi bazı konularda başarı kazanmasına rağmen, kapitülasyonlar ve Türkiye’nin siyasal bağımsızlığı gibi temel meselelerde Türkiye’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmasıdır. Bu nedenle Lozan çoğu tarihçi tarafından ne İngiltere’nin ne de Türkiye’nin tam zaferi, fakat sert pazarlıklar sonucunda ortaya çıkan bir uzlaşma antlaşması olarak değerlendirilir.
İsmet Paşa’nın (İsmet İnönü) Lozan’daki başarısı yalnızca hukuki tezlerinden değil, uyguladığı müzakere stratejisinden kaynaklanıyordu. Dönemin gözlemcileri ve hatta Lord Curzon’un kendisi, İsmet Paşa’nın son derece sabırlı, dirençli ve taviz vermekte acele etmeyen bir müzakereci olduğunu kabul etmektedir.
İsmet Paşa’nın temel stratejisi, ayrıntılarda pazarlık yaparken ana hedeflerden vazgeçmemekti. Özellikle, Kapitülasyonların kaldırılması, Türkiye’nin egemenliğinin tanınması, Yeni devletin uluslararası meşruiyetinin kabul edilmesi konularını pazarlık konusu yapmadı. Bu yaklaşım Ankara’dan aldığı talimatlarla da uyumluydu. Başka bir ifadeyle İsmet Paşa’nın yöntemi, “Her konuda uzlaşma aramak değil, hangi konularda asla geri adım atılmayacağını önceden belirlemek” şeklindeydi.
Lord Curzon hızlı sonuç almak istiyordu. Buna karşılık İsmet Paşa çoğu zaman görüşmeleri uzattı. Bunun birkaç nedeni vardı. İtilaf Devletleri arasında tam birlik olmadığını biliyordu. Fransa ile İngiltere’nin çıkarlarının her zaman örtüşmediğini görüyordu. Zaman geçtikçe Türkiye’nin diplomatik pozisyonunun güçleneceğini düşünüyordu. Bu nedenle ani kararlar vermekten kaçındı.
Lozan’da karşısında tek bir blok yoktu. İngiltere, Fransa, İtalya aynı masada otursalar da her konuda aynı görüşte değillerdi. İsmet Paşa, bir konuda İngiltere’nin baskısını hissederse Fransa’nın desteğini arıyor, bazen İtalya’nın yaklaşımından yararlanıyor, karşı tarafın ortak cephe oluşturmasını engellemeye çalışıyordu. Bu klasik bir güç dengesi diplomasisi örneğidir.
Lozan’a ilişkin en çok aktarılan gözlemlerden biri Curzon ile İsmet Paşa arasındaki tartışmalardır. Dönemin anlatımlarına göre Curzon uzun ve sert konuşmalar yaparken İsmet Paşa çoğu zaman not alıyor, az konuşuyor, karşı tarafın psikolojik baskısına cevap vermiyor, sonunda kendi tezini tekrar ediyordu. Hatta bazı anlatımlarda işitme cihazını kapattığı ve Curzon’un uzun konuşmalarını dinlemediği aktarılır. Bu nedenle Curzon’un en fazla zorlandığı noktalardan biri, İsmet Paşa’nın duygusal tepki vermemesiydi.
İsmet Paşa görüşmelere mağlup bir devletin temsilcisi olarak gitmedi. Lozan’ın arka planında: Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz, Mudanya Mütarekesi vardı. Bu nedenle Türk heyetinin temel yaklaşımı: “Biz Sevr’i tartışmıyoruz; savaş alanında değiştirdiğimiz şartları hukuken tescil ettiriyoruz” şeklindeydi. Bu psikolojik üstünlük müzakerelerde önemli rol oynadı.
İsmet Paşa tek tek maddelere sıkışmamaya çalışıyordu. Örneğin, Borçlar, Kapitülasyonlar, Ekonomik ayrıcalıklar gibi konular arasında bağlantılar kurarak genel bir pazarlık yürütüyordu. Bu yöntem sayesinde bir alandaki tavizin başka alandaki kazanımla dengelenmesini hedefledi.
Lozan görüşmeleri Şubat 1923’te kesildi. Lord Curzon son aşamada anlaşma imzalanmasını isterken İsmet Paşa kabul etmedi ve görüşmeler dağıldı. Bu olay önemli bir stratejiyi gösterir: İsmet Paşa için kötü bir anlaşma yapmaktansa görüşmelerin kesilmesi daha kabul edilebilirdi. Müzakere teorisinde buna “masadan kalkabilme gücü” denir.
Lozan’da Curzon’un yöntemi daha çok baskı kurma, hukuki ayrıntılarla sonuç alma, büyük güç ağırlığını hissettirme şeklindeyken; İsmet Paşa’nın yöntemi sabır, direnç, karşı tarafı yorma, kırmızı çizgileri koruma, güç dengelerinden yararlanma üzerine kuruluydu.
Bu nedenle birçok tarihçi Lozan’ın en dikkat çekici yönlerinden birinin, dünyanın en deneyimli diplomatlarından biri olan Lord Curzon karşısında İsmet Paşa’nın gösterdiği müzakere performansı olduğunu belirtir.
