Tarih bazen devasa imparatorlukları haritalardan tek bir darbeyle siler; bazen de onları zamana yayılan, sessiz ve kendinden menkul bir küçülme sürecine mahkûm eder. Bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan” o mağrur ada, 21. yüzyılda tam olarak böyle bir çözülmenin eşiğinde duruyor. Sanayi Devrimi’nin öncüsü, küresel diplomasinin oyun kurucusu ve Batı medeniyetinin amiral gemilerinden biri olan “Büyük Britanya”, adım adım kendi içine kapanan bir “Küçük İngiltere”ye dönüşüyor.
Peki, Londra’nın o ışıltılı küresel iddiasına ne oldu?
Bu dönüşümün kırılma noktası hiç kuşkusuz 2016’daki Brexit referandumuydu. “Egemenliğimizi geri alıyoruz” sloganıyla yola çıkan siyasetçiler, İngiliz kamuoyuna hayali bir “Global Britain” (Küresel Britanya) masalı sattılar. Avrupa Birliği’nden ayrılınca Prusya’dan Pasifik’e kadar herkesin Londra ile ticaret yapmak için sıraya gireceği iddia ediliyordu. Oysa bugün ortaya çıkan tablo son derece net: Kıta Avrupası’yla arasına duvarlar ören, dış ticareti sekteye uğrayan ve küresel tedarik zincirlerinde giderek marjinalleşen bir ülke…
Ancak meselenin tek boyutu dış politika değil; içerideki çözülme, dışarıdaki yalnızlaşmadan çok daha tehlikeli seyrediyor.
“Birleşik Krallık” ifadesindeki o “Birleşik” sözcüğü artık sadece kâğıt üzerinde bir temenniden ibaret. İskoçya’da, Galler’de ve Kuzey İrlanda’da bağımsızlık ateşi küllenmiş değil; fırsatını bulduğu ilk anda Londra ile yollarını ayırmaya hazır bir Edinburgh, Cardiff ve Belfast var. Bu üç başkent Brexit sonrası fiilen Britanya pazarından kopup AB’ye her geçen gün bir adım daha yaklaşıyor. Bölgesel yönetimlere yetki devri (devolution) süreçleriyle gevşeyen “Krallık”, merkezindeki İngiltere’nin tahakkümüne dayalı, teğelleri sökülen bir kumaşı andırıyor.
Sokaktaki insanın hissettiği küçülme ise çok daha somut. Bir zamanlar dünyanın gıpta ile baktığı Ulusal Sağlık Sistemi (NHS), bugün ciddi bir kriz içinde. 2008 küresel finans krizinden bu yana uygulanan kemer sıkma politikaları (austerity), salgın dönemi yıpranmaları ve yükselen enflasyon, İngiliz orta sınıfını eriterek kamusal hizmetlerin çöküşünü hızlandırdı. Londra’daki finans merkezinin yarattığı yapay zenginlik, Kuzey İngiltere’nin terk edilmiş sanayi kasabalarında bir karşılık bulmuyor. Soğuk Savaş sonrası ABD ile kurulan “özel ilişki” (Special Relationship) ise Washington’ın odağını Asya-Pasifik’e kaydırmasıyla eski stratejik ağırlığını yitirmiş durumda. Ve bugün Birleşik Krallık çok yoğun bir mülteci göçü ile karşı karşıya.
İşte tam da bu noktada, küresel vizyonun yerini içe dönük, göçmen karşıtı ve reaksiyoner bir İngiliz milliyetçiliği alıyor. Bir zamanlar dünyayı yönetme iddiasındaki zihin yapısı, bugün kendi kıyılarına vuran mülteci botlarıyla ve sınır kontrolleriyle sınırlı dar bir ajandaya hapsolmuş durumda. “Küçük İngiltere” (Little England) kavramı, artık yalnızca coğrafi bir daralmayı değil, aynı zamanda bu zihniyet değişimini ve iç çelişkiyi ifade ediyor.
İngiltere elbette bir gecede yok olacak değil. Finansal birikimi, dünyaya yön veren üniversiteleri ve kültürel yumuşak gücüyle hâlâ önemli bir aktör. Ancak kabul etmek gerekir ki; 21. yüzyılın jeopolitik sahnesinde Birleşik Krallık artık kuralları koyan bir “Büyük Güç” değil; kendi anayasal bütünlüğünü korumaya çalışan, küresel çapta ağırlığını kaybetmiş orta ölçekli bir ada ülkesidir.
Güneş hâlâ batmıyor olabilir; ama o eski görkemli krallığın üzerine çoktan akşamüstü gölgeleri düşmüş durumda.
