Bazen bir koku, bazen bir ses, bazen de eski bir eşyanın gölgesi insanı yıllar öncesine götürür. Benim için o yolculuğun anahtarı çoğu zaman bir gaz lambasının solgun ışığıdır. Camı hafifçe is tutmuş, fitili biraz kısılmış bir gaz lambası… O ışık yanınca çocukluğumun kapıları da aralanır. Bir konağın avlusuna düşerim yeniden. Arnavut taşlı bir yolun başında durur, dut ağacının gölgesine bakarım. Tavukların sesi gelir, bakır kazanlarda kaynayan üzümün kokusu yükselir, sobanın üzerinde kuruyan mandalina kabuklarının kokusu bütün eve yayılır. O an anlarım ki insanın çocukluğu aslında hiç bitmez; sadece hatıraların içinde saklanır.
Çocukluğumdan zihnime kazınmış en canlı anılardan biri gaz lambalarıdır. Rahmetli babamın, annemin ısrarıyla aldığı 3+1 Çimento Fabrikası Kooperatifinden ev, çocukluğumun geçtiği o büyük konaktan bambaşka bir dünyaydı. Çünkü benim gerçek çocukluğum o konakta geçmişti.
Konağın girişinde iki ayrı kapı vardı. Solda dev kanatlı bir giriş kapısı, sağda ise yine ahşaptan tek kanat bir kapı bulunurdu. Soldaki iki kanatlı kapıdan faytonumuz ve atımız girerdi. Sağdaki kapı ise konağın ana girişiydi. Bu kapının üzerinde iki tokmak vardı. Biri büyük, biri küçük… Eve kadın bir ziyaretçi geldiğinde küçük tokmağı çalar, erkek bir ziyaretçi geldiğinde büyük tokmağı çalardı. Evdekiler gelenin erkek mi kadın mı olduğunu bu tokmağın sesinden anlardı.
Konağımızın ana giriş kapısıyla avlu kapısı arasında Arnavut taşlı, ortaya doğru hafif meyilli, yağmur suyunun kolay tahliye edilmesini sağlayan yaklaşık yirmi beş metrelik bir yol vardı. İçeride ise ev kısmıyla avlu kapısı arasında aşağı yukarı on beş metre mesafe bulunurdu. Ana kapıyla avlu kapısı arasında solda ahır, çamaşırlık ve kiler yer alırdı. Kilerde yazın toplanan misket elmaları, ayvalar, armutlar ve eyvazlar kasa kasa istiflenirdi.
Bağımız vardı. Bağda neredeyse tüm meyve ağaçlarından bulunurdu. Hasat zamanı gelen meyveler toplanır, saklama şekline göre hazırlanırdı. Örneğin üzümler avluda kocaman bakır “banma kazanı” denilen kazanlarda kaynatılır, sonra toprak veya cam kavanozlara doldurularak kilerdeki ahşap raflarda kış gelince yemek üzere muhafaza edilirdi. O zamanki ak pekmezlerin, kara pekmezlerin tadını şimdi bulmak mümkün değil.
Kış hazırlıkları bununla da bitmezdi. İplere dizilmiş, evek evek kurutulmuş domatesler, biberler, fasulyeler, patlıcanlar; ayrıca salatalık, göğ domates, kavun, patlıcan ve biber turşuları toprak çömleklere kurulurdu. Her meyve ve sebze mevsiminde yenirdi. Ziraat ilacı nedir bilmeden büyüdük biz. Elmalar, vişneler, kayısılar kurtlu olurdu ve biz o kurtları ayıklayıp yine yerdik. Domatesler ve diğer meyveler kıvrım kıvrım, eciş bücüş, çarpık çurpuktu; şimdiki gibi manken kılıklı meyve ve sebzeler yoktu ama o zamanlar o meyveler ve sebzeler çok lezzetliydi.
Bu meyve ve sebzelerin bir kısmı kilerde saklanırken bir kısmı da tavan arasına, çatıya serilirdi. Daha avlu kapısından içeri girer girmez mis gibi misket elması, eyvaz ve turşu kokuları insanın burnuna gelirdi.
Her sabah tavuklarımızın altından taze yumurtalar alınırdı. O yumurtalar süt tozu tereyağıyla değil, hakiki köy tereyağıyla pişirilirdi. Yanlış hatırlamıyorsam bir tavuk gözlerini kapatmaya, sendeleyerek yürümeye başladığında hemen kesilir, tüyleri yolunur ve pişerken kokusu bütün mahalleye yayılırdı.
Avlu kapısından girince hemen karşıda kocaman bir dut ağacı vardı. Dut ağacına kurulmuş bir salıncak, arkasında avlu çeşmesi… Konağın solundan mutfağa girilirdi. Mutfak kapısından içeri girince sol ve karşı duvarın büyük kısmını kaplayan terekler bulunurdu. Bu tereklerde yaklaşık yirmi beş otuz derece açıyla yerleştirilmiş bakır, melamin ve çinko tabaklar; fırfırlı hoşaf ve ayran kaseleri, maşrapalar dururdu. En üst tereklerde bakır kulaklı tavalar, tencereler ve kızartma tavaları bulunurdu. Duvarlarda farklı büyüklüklerde un elekleri, tahta hamur teknesi, Büyük bulgur pilavı kazanları, tahta kaşıklar ve tahta kepçeler, babannemin yün çıkrığı, kirkit ve yün eğirdiği kirmanları, yün tarakları da yine sağda solda kah asılı kah yerde duruyordu. Tereklerin ardından tandır ocak yani bugünkü adıyla şömine gelirdi. Devamında siniler ve kazanlar yer alırdı. Mutfağın sağ tarafında ise Bahri dedemin odası vardı. Bahri dedem Çorum’un sayılı zanaatlar dülger ustalarındandı; oturduğumuz konağı da kardeşi Hasan amcayla ile birlikte inşa etmişti. Hasan amcamın eşi rahmetli Hacer teyzem, kızı Ergül abla, Bekir abi ve engelli bir kızı daha vardı. Yan yana ikiz konaklarda kavgasız gürültüsüz yaşardık. Saygı hat safhadaydı. Babam annem dedem yemeğe başlamadan başlayamazdı. Babanın yanında çocuk sevmek ayıptı. Gelinler kaynana ve kaynatanın karşısında ayakta dururdu. Anne ve babanın yanında öyle ayakları uzatıp tay gibi yatmak son derece ayıptı. Oruçluya ibadet edene saygı vardı. Bir mahallenin çocuğu başka bir mahalleye elini konunu sallaya sallaya girmez gidemezdi! Komşuluğun ve insan ilişkilerinin mahremiyeti korunur ve buna saygı duyulurdu. Çocukluğumun ahlak ve saygı tedrisatı benim yetişmemde önemli rol oynamıştır. Ki ben rahmetli babam 83 yaşında vefat etmesine rağmen ben ömrüm boyunca onun yanında bacak bacak üstüne atmamış ve yanında uzanıp yatmamışımdır. Bununla da gurur duyuyorum.
Mutfak Kokularından sofaya
Mutfağın ardından evin ortasından yukarı çıkan merdivenle sofaya çıkılırdı. Sofa deyip geçmeyin; neredeyse iki artı bir daire büyüklüğündeydi. Sofanın sağ tarafında misafir odası bulunurdu. Yüksek tavanlı bu odanın ortasında pirinçten bir ısınma mangalı vardı. Odanın içinde koyu deniz mavisi, içi hasır kamış dolgulu yaylı dört tekli koltuk ve sandalyelerden oluşan bir oturma gurubu bulunurdu. İçinde kahve fincanları, biblolar ve porselen pasta tabaklarının olduğu bir gümüşlük, duvarda dedemin tüfeği ve fişekliği, şömine ve şöminenin üzerinde sarkaçlı bir saat vardı. Deniz mavisi köpük desenli formika sehpalar, ahşap kırmalı ceviz sandalyeler ve iki adet yüksek ceviz sehpa da odanın diğer eşyalarıydı.
Misafir odasından çıkınca sağ tarafta anne babamın odası bulunurdu. O odada el oyması büyük bir ceviz karyola, karyolanın ayak ucunda dört katlı aynalı ceviz bir şifonyer, benim yattığım somya dediğimiz çocuk karyolası, yatak yorganların istiflendiği yüklük, banyo dolabı ve bir emaye soba vardı. Yedi yaşıma kadar o banyo dolabının içinde yıkandım. Duvarlarda saatler, süsler ve bir sehpa bulunurdu. Yazın yemekler sofada ya da mutfakta, kışın ise bu küçük odada yenirdi. Sobanın üstüne mandalina, portakal ve elma kabukları atardık. O kabukların kokusu doğal bir parfüm gibi bütün eve yayılırdı.
1978 yılıydı. Bir traktörün üzerine yüklenen eşyalarımızla apartman dairesine taşındık. Evler üst üste dizilmişti. Sobanın ve şöminenin yerini her odada bulunan döküm kaloriferler almıştı. Üç balkonlu bir evdi. Konakta büyük pencerelere ihtiyaç olmadığı için yeni evde üç ay perdesiz oturduğumuzu gün gibi hatırlıyorum.
Yeni ev yeni eşyalar demekti. Sedirlerin yerini koltuk takımı, formika yemek masası, duvarda sarkaçlı saat, modern sandalyeler ve vazolar almıştı. Mutfakta fırınlı ocak, merdaneli çamaşır makinesi vardı. Bana ise erkek çocuk olmama rağmen pembe renkli kocaman bir yatak odası takımı alınmıştı. Zaten kısa süre sonra sünnet düğünüm yapılacaktı.
Apartman hayatıyla birlikte yeni komşularımız oldu. Alt katta emekli Hüseyin amca, Uğur abi, Leyla abla, Beyhan teyze, Emrah, Nezaket teyze, Ali Rıza amca, Nurten teyze, Ali Rezzak dede, Rıza abi, Recep abi ve Beyhan abla vardı. Üst katta Erhan amca ile Burhan ve Burak kardeşler otururdu. Karşı apartmanda perdeci Bahri amca, Şişko Sevim teyze, Lütfi abi, Sevim abla, Hatem teyze, Haydar, Melek ve Serdar bulunurdu. Akşam bir yemek pişirdiğinde komşulara kokmuştur deyip birer tabakta komşulara dağıtan komşulukları çok özlüyorum.
Elektrikler sık sık kesilirdi. Voltajlar bir iner bir çıkardı. Kırmızı renkli Nordmende televizyonumuzu kırmalı formika bir masanın üzerine koymuştuk. Okuldan gelince masanın bir kanadını açar, akşamları ödevlerimi o masada yapardım. Elektrik kesildiğinde gaz lambasını yakar ve gaz lambası ışığında ders çalışırdım. Elektrikli eşyalarımızı korumak için regülatör denilen bir cihaz kullanırdık.
Konaktan ayrılıp beton bir kozanın içinde yaşamaya başlamıştık. Ama yeni arkadaşlarım vardı. Trabzonlu hâkimin kızı Erem, terzi Nahit amcanın kızı Nuray, birinci kattaki Gülendam, yan apartmandan Gülay ve Cengiz… Apartmanın kocaman bahçesinde misket, yakan top, istop, gazoz kapağı, baş, tumba, topal sağsak, birdirbir ve çoğdülüm çüş oynardık.
O yıllarda çok şey yoktu ama hayat verimliydi. Paranın kıymeti vardı ama en çok insanın kıymeti vardı. On yedi yaşıma kadar senet görmedim. Babamı hem mesleği gereği hem de siyaseten herkesin tanıdığı bir simaydı. Bir şeye ihtiyacımız olduğunda gider alır, hiçbir şey imzalamadan eve dönerdik. Esnaflar arasında anlayış ve tevazu vardı. Siftah eden esnaf müşteriyi siftah etmeyen komşusuna gönderirdi. Zorda olan varsa esnaf kendi arasında para toplar, onun borcunu öderdi.
Her birinin farklı dayak stilleri olan ama iyi ki bize dayak atmışlar dediğim öğretmenlerimi, Ahmet Cenan, İsmail Akyürek, Nazan Yalçınkaya, Selim – Selma Kürkçü, Rasim Elverici, Ali Kolay, Merdan Özkeçeli hocamı çok özlüyorum. Bana edebiyatı sevdiren bu gün yazar olabildiysem onun sayesinde olduğum Hüseyin Celep öğretmenime, Sanat okulunda üzerimde çok emekleri olan, Bekir Sami Önal hocama, Seyfullah Körüklü atölye hocama, beni hentbol takımına alıp üzerime iddiaya giren mahcup etmediğim Azmi hocama çok şey borçluyum…
Aşkla 40 yıldır yaptığım mesleğimde kursağıma düşen lokmada pay sahibi olan ilk ustam, Türkçe öğretmenim Çorum Gazetesi sahibi Rıza Ilıman öğretmenime hasret ve minnet duyuyorum.
Okuldan arta kalan zamanların çoğunu birlikte geçirdiğimiz spor arkadaşlarımı da özlüyorum. Hacı Mehmet Balcı’yı, Kermit Ayhan’ı, bugün başarılı bir spor adamı ve “Doğada Tek Başına” programının yapımcısı Serdar Kılıç’ı, bir metre altmış beş boyuyla “Ben bu potaya basacağım” deyip üç ay sonra hepimizin gözü önünde çekirge gibi sıçrayarak üç metre beş santime smaç atan Kemal’i, Murat Karakuş’u, Tatü Ayhan’ı, Altuğ’u, Turabi’yi, Selçuk’u, Kenan Çakan’ı, Alper Tonga’yı, Harzadın kardeşleri, güzellik kutusu Ebru’yu, Nazan’ı, Ayşe, Ayten, Aylin kardeşleri, Meltem’i, Bahar’ı, Kihtırı, Çomar Barajı’na yürüyerek balık tutmaya gittiğimiz Taner’i, ortaokuldan can kardeşim Şafak Güzel’i, Taner’i, Naci’yi, sanat okulundan Sinan Boduç’u, Bülenti, Davut’u, Cenan’ı, Rukiye’yi, Leyla’yı ve daha birçok arkadaşımı ve çocukluk günlerimizi Ramazan akşamı oynadığımız oyunları, mahalle potalarında neredeyse il lig maçları gibi maç yaptığımız günleri ve mahalle abilerimiz Ercan-İsa abiyi yüreklerinden özlemle öpüyorum.
Gaz lambasında ders çalıştığım, ama hiçbir zaman şikâyet etmediğim çocukluk günlerim… Doğal besinlerle büyüdüğümüz, hayatı yavaş yavaş ve sindire sindire yaşadığımız o yıllar…
Eğer ömür yeterse bir gün “Ben Çocukluğumun Neresindeyim?” adlı kitabımda hepinizi uzun uzun anlatacağım.
Sanmayın ki unuttum sizleri.
Her birinizin izi hâlâ yüreğimde ve aklımda.
Harflerde, cümlelerde yeniden buluşmak dileğiyle…
![]()
