Her toplumun tarihinde öyle anlar vardır ki, sadece bir siyasi değişimi değil, bir
milletin ruhundaki dönüşümü simgeler. Türkiye için bu an, hiç kuşkusuz 23 Nisan 1920’dir. O
gün Ankara’daki mütevazı bir binanın kapısı açılırken, aslında yeni bir çağın da kapıları
aralanıyordu. Bu tarih, sadece bir meclisin açıldığı gün değildir; milletin kendi geleceğini
kendi eline aldığı, egemenliğin gerçek sahibine, yani halka döndüğü gündür.
Bugünün önemini anlatmak için bazen uzun akademik tanımlara gerek yoktur. Bazen
bir çocuğun sevinci, bir bayrağın dalgalanışı, bazen de tarihin sessiz kalbine sinmiş bir
cümlenin ağırlığı her şeyi anlatır: “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.”
Fakat bu basit görünen cümlenin ardında, yüzyılları aşan bir arayış, büyük bir
mücadele ve millet iradesine duyulan sonsuz bir güven vardır.

Egemenlik: Tarihin İçinden Gelen Büyük Kavga
Egemenlik kavramı, tarihin her döneminde toplumların kaderini belirleyen bir kavram
oldu. Monarşilerde tahtın sahibi egemen sayılırdı; halk ise çoğu zaman kendi geleceği
üzerinde söz sahibi olamazdı. Devlet, millet için değil, çoğu zaman hükümdarın doğruları
etrafında şekillenirdi.
Sıradan insanların talepleri, düşünceleri, kaderleri çoğu kez yönetim salonlarının taş
duvarları arasında kaybolur giderdi. Bu durum, insanoğlunun binlerce yıllık tecrübesinde bir
gerçeği ortaya koydu: Bir toplumun gücü, yönetime katılımı kadar kalıcıdır.
Bilimin, teknolojinin, iletişimin gelişmesiyle birlikte milletler kendi kaderlerini
belirleme hakkını talep etmeye başladı. Artık tek kişinin doğruları değil, toplumun ortak
iradesi ön plandaydı. İşte milli egemenlik dediğimiz şey tam da budur: Milletin kendisini
yönetme hakkı.
Atatürk’ün Düşüncesinde Milli Egemenlik: Bir İlke Değil, Bir İnanç
Atatürk’ün en çok anılan sözleri arasında olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”,
onun hayat görüşünün merkezinde duran bir düşünceyi anlatır. Fakat bu söz, yalnızca siyasi
bir tercih olarak görülmemelidir. Atatürk için milli egemenlik; adaletin, hürriyetin, eşitliğin ve
onurun temeliydi.
Milletini tanıyan, ona güvenen bir liderdi. Bu yüzden daha Samsun’a ayak bastığı ilk
günden itibaren, yürüttüğü mücadeleyi bir askeri hareket olmaktan çıkarıp, tamamen millet
iradesine dayanan bir siyasi dönüşüme dönüştürdü. Onun için işgal altındaki bir vatanın
kurtuluşu ancak halkın kendi mukadderatına sahip çıkmasıyla mümkündü.
Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı başında söylediği şu cümle, milli
egemenliğe duyduğu derin bağlılığın çarpıcı bir ifadesidir: “Milli egemenlik ilelebet payidar
olsun; beni teselli eden en büyük kuvvet budur.” Bu, bir devlet adamının değil, bir milletin
geleceği için kalbi çarpan bir evladın sözüdür.
Samsun’dan Ankara’ya Uzanan Yol: Bir Milletin Ayağa Kalkışı
19 Mayıs 1919’da başlayan yolculuk, bir komutanın değil, bir milletin yolculuğu oldu.
Bu yolculukta Amasya Genelgesi önemli bir dönüm noktasıdır. “Milletin istiklâlini yine
milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu cümle ne bir çağrıdır ne de romantik bir ümit. Bu,
yeni devletin kuruluş felsefesidir. Yüz yıllar boyunca yönetime uzaktan bakan millet, artık
bizzat karar verici konuma yükseliyordu.
Erzurum ve Sivas kongreleri, millet iradesinin ete kemiğe büründüğü anlar oldu. Bu
toplantılarda alınan kararlar, aslında meclisin açılacağı günü müjdeliyordu. Kongrelerin ruhunu anlatan en temel cümle şuydu: “Milli iradeyi hâkim kılmak esastır.” Bugün demokrasi
adına sahip olduğumuz her değer, Anadolu’da yapılan o kongre salonlarının mütevazı
duvarlarında yankılanan bu cümlelere dayanır.
23 Nisan 1920: Milletin Kendi Sesini Duyduğu Gün
16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve Mebusan Meclisi’nin dağıtılması, bir devrin
kapanışı oldu. Ama Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, yeni bir devrin başlangıcıydı. O
meclisin üyeleri çoğu zaman yokluk içinde yaşıyordu; geceleri yatacak yer bulamayanlar,
günlerce aç kalanlar, at sırtında yüzlerce kilometre yol gelenler… Ama hepsinin bir ortak yanı
vardı: Vatanı kurtarma kararlılığı.
Gaz lambaları ışığında çalışan, tahta sıralarda oturan, maaşını alamayan o insanlar,
bugün üzerinde yaşadığımız cumhuriyetin temel taşlarını döşediler. Bir milletin kendi
kaderini tayin edebilmesi için önce temsilcilerine güvenmesi gerekir. İşte 23 Nisan’da açılan o
meclis, milletin o güveninin simgesidir.
Milli Egemenliğin Anayasal Güvencesi ve Cumhuriyetin Temeli
23 Nisan 1920’de fiilen ilan edilen milli egemenlik ilkesi, 20 Ocak 1921’de kabul
edilen ilk Anayasamızla hukuki güvence altına alındı. Ardından gelen 1924, 1961 ve 1982
Anayasaları da aynı ruhu taşıdı. Bu ilke yalnızca bir cümleden ibaret değildir. Devlet
yönetiminin millete ait olduğunu, hiçbir şahsın ya da zümrenin millet iradesi üzerinde hak
iddia edemeyeceğini ilan eden devrim niteliğinde bir anlayıştır.
Bugüne Yansıyan Büyük Miras
Bugün 23 Nisan’ı sadece bir bayram olarak değil, bir değer olarak kutluyoruz.
Çocukların bayramı olmasının sebebi de budur: Geleceğin gerçek sahipleri, egemenliğin
emanet edildiği nesillerdir. Her 23 Nisan’da yükselen o neşeli sesler, aslında bu milletin
iradesinin sonsuza dek yaşayacağına dair bir teminattır.
Son Söz: Egemenlik Bir Günün Değil, Bir Bilincin Adıdır
23 Nisan, takvim yaprağındaki bir tarih değildir. O, milletin kendi varlığına sahip
çıktığı, kaderini eline aldığı, dünyaya kendi sesini duyurduğu gündür. Atatürk’ün söylediği
gibi:
“Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet
Meclisi’dir.” Bu makamın gerçek sahibi ise dün olduğu gibi bugün de aynıdır: Türk Milleti!
![]()
